dergi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
dergi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Aralık 2017 Perşembe

yumuşak ge

yumuşak ge




dün biri yalan söyledi
muhtemelen biriydi büyük saatin altında
büyük nehre bakıp 
ağzında büsbüyük tanrı
dün biri hanginizdi?

desinler ki içimizin en unutkanı
bir söğüt ağacının gölgesinde kusursuz 
bir ağlamak bıraksın dünyaya
cüzzamlı bir ayinden kalkıp gelmiş

eski bir fotoğrafı üç kere öptüm
üç yerinden vurulmuş
bir iç sokaktan, kirli ve korkak
lirik telaşlarıyla zamanın 
peygamberlerden geçmiş
bıçak değmemiş kalplere nazır
küflü bir kahırla.

sözün çatlamasının ağırlığında
yüzü, dili, devri üzgün
özenli bir iç geçiriş.
baktım uzun uzun bir kırılmak 
bütün harflerin kapısı.
yumuşak ge bir mücevherdir
yüzü soğuk onca adamın ortasında
ışıltısı ağzımızdan kalbimize düşen.

yumuşak ge’ye inanalım
parklara meydanlara inandığımız kadar
yumuşak ge’ye ve turuncuya.
hatırlamak ayakta, organ gibi bir şey
bir şey başlayacak
bir şey, gözleri at sürüsü
çok unutmuş tırnaklarımdan toprağa
çok gövdemden uzak.

dün biri yalan söyledi
muhtemelen biriydi kaburgamızda kuşku
devletin karantinasında suskun 
dün biri hanginizdi?





3mayıs2017
Çevrimdışı İstanbul 7. sayı Temmuz-Ağustos-Eylül 2017

ilan

ilan




hükümetler ve onların lanet devletleriyle aramda
kalbim şahane bir duvardır
allah’ın çimentosunun karıldığı.
sımsıkı bir sarılışla haykırdım
tanımıyorum hiçbirinizi kutsal şirkler
kendini hançerleyen bıçak
müşkülü işgal eden basitlik
ferasetin esareti
ve plastik sanayi
ve ateş edenler ölüme
ölüme ve önüne asrın
ve dahi açlığın içinde koftiden acımaksınız
and olsun tanımıyorum.

azametli mollalar ve onların korkak âlimleri
sustunuz karanlık yorganlar altında
sustunuz cübbeleriniz kutsandıkça
sustunuz her birinizden sahte tanrılar 
puttunuz bayraklar altında haksızlığa
sustunuz medeniyetler yıkılıp kuruldu
sustunuz mütebessim bir güneş oldu allah
ağaca, suya ve toprağa.

beni ışığa inandıran aşk
eşyanın sessiz şahitliğine
beni kuşların ve balıkların alemine
en çok ne olmamaya beni.

sanıyordum ki insan her gün yeniden doğar
bir çatlak bulup 
karanlıktan.
sanmanın zihnimizin tanrısı olduğu
odalar inşa ettim
kalbimin göğe bakan kapısında.
and olsun tanımıyorum 
kapıdan ve aşktan başka.

31mayıs2017

Akatalpa, Ağustos 2017, Sayı 212

27 Ağustos 2017 Pazar

tanrınız çok güzel



herkesin bir üzgünlüğü var kırıştığı
güneş yanığı teninde kusur
store perdelerini göndere çektiği
kibrit kutularını andıran evlerin içinde
kapılar ve duvarların hüznünü taşıyan odalar
ve adamları var herkesin
ve çocuklar yaptığı kadınları.
teraslarında çiçek yetiştirilen sevinçleri var
-içimdeki burkulmaya yol
içimdeki burkulmaya yıl olmuş.

evleriniz çok güzel diyorum
kadınlarınızın bakımlı ellerini ve saçlarını ekleyip
çocuklarınızın piyano dersleri çok güzel
masa örtüleriniz ve romantizm kokan mumlarınız
sınıfsal mücadeleler altında yakışıklı
ve karizmatik imzalarınız çok güzel.

bankalar ve onların emekli ettiği tanrınız
size merhamet etmeyi bağışlayan tanrınız
iyi hissetmeyi bağışlayan tanrınız çok güzel.
poponuzu seksi bile buluyorum
üstündeki dudak izleri konuşmalarınıza yansıyor
açarken otomobillerinizin kapısını
ve kaparken
sağınız ve solunuzdaki kalabalığa rağmen
çok güzel düzenli otoparklardan çıkışınız.

herkesin bir sevinci var sır gibi sakındığı
trik traklardan ve hizmet sektöründen uzak
hatırlamanın sörfüyle kısa ziyaretleriniz
kalbe ziyaretleriniz
o yağmurda ıslanmaya benzeyen ziyaretleriniz
bana bir kopuşu andıran
dogmatik ziyaretleriniz
ikiyle ikiyi çarpmayı bıraktığımda.





6 mayıs 2017
nordik, haziran temmuz sayı:11, 2017




28 Mayıs 2017 Pazar

ötesi

üstü badanalanmış bir duvar yazısıymışız
öylece konuşuyormuşuz ve güzel
fırçalar boya tenekeleri imparatorun korkusu
ihtişamlı bir pelerin giyinirken görmüşüm sokağı
onlar eskort demiş
-onlar yara değil.
gül ağacına dolanmış sarmaşıkmışçasına karışacak
yine de benzemeyecekmiş birbirine kimse
oysa oracıkta gülüversek
bir gülü versek oracıkta
bir tarih gülümsermiş yüz haritalarında çocukların
ve badanaların üstünde güneş görmüş resimler
belleği dalgın haberci resimler.

gözüne korku çekilmiş adamların oğulları uçurum
toprağı türk, dağı kürt bir ormanmış
kökü derinlere inen ağaç.
sana kesilmiş saçlar bırakmışım
kırılmış dallar, aynalar
kadınların pencerelerini gökyüzüyle havalandırdığı
kadınların sarışın esmer
gözleri kızıl kadınların.
oysa gülüverseler oracıkta
bir gülü verseler genişlese ovacık
koskoca bir bahçe gülümsermiş dallarında kiraz ağaçlarının.

yorgun bir ilde yolmuşum
maveraünnehri bağışlayan yaradanın ağzıyla
bana ecnebi şarkılardan ritim tutan kadınları ve duvarları getir
dibinde salıncak uykusu.
bu kargaşa bu hayret
biraz şikayet dünyayı
dişleri ısırgan otu adamlar geçecekmiş nehrin yarıklarından
sevişerek başedilecekmiş hüzün
değil mi ki şairiz
aşkmışız aşıkmışız
bıçak değmiş tene
uğultusunda suyun.



19nisan2017
Akatalpa, Mayıs 2017, Sayı:209

22 Nisan 2017 Cumartesi

tanrı’nın yıkanmış elleri üzerine

bir kafayı bedeninden koparmak savaş değil
çocukların organları dağılmışsa ağlamak yenilgidir beyler
bir bardak açık çayın yanında sigara yakmaktan
ve öyküler resmetmekten başka bir şey gelmiyor elden.
anadolu nasıl da bereketli
doğuruyor kadınlar boşluk doluyor
gürbüz ve mutlu avrupalı çocuklar cıvıl cıvıl sesleriyle geçiyorlar caddeyi
japonya’da güneşi bir kere batırmışlar duyuyorum
bilmelerimiz her kış kurşuna diziliyor
soğuk kalbi dondururmuş
kimse kimsenin kalbine hoh demiyor
umutlarımız her kış
çocuklarımız her kış
merdivenlerimiz her kış kurşuna diziliyor.
alışmak beter güzel hanımlar
yine de ağlayabiliyorum
ortadoğu’da harap bir sokak
harap sokakta yıkık bir ev
evin içinde henüz sıcak beşik.

cinnet ordusu bu kahpe yortu
eziyor da geçiyor
yakıyor da geçiyor
şarapnel parçaları buluyoruz etinde hayatın
ayak sesinde ağıt.
insan unutmaktır güzel hanımlar ve beyler
bu kedersizlik ekmeksizlik kadar yıkıcı
üstelik dayanmaktır insan
yaşamın sırları ayaklar altında ve amerika sır değil
sır değil lobiler ve sanayici ağalar
bir çekirdeğe ağacı saklamanın ilmi kahredecek bizi
“biz” demek anlamını yitirmiş bükülüyor dudağım
insan soyuna ve soysuzluğuna üç kulhüvallahu okumalı
çukurova kadar yanık unutmalarımız üzre.

annemin ellerini kaybetmişliğiyle çözdüm düğümünü dünyanın
o zaman gördüm basamakları inerken
ve öldüğünü ışığın yavaş yavaş.
dünya koca bir saksıydı inanıyordum
bunlar şiir değil beyler
güzel hanımlar şiir değil bunlar
inanıyordum hepsi resim
insan yazıyı hiç bulmadı hepsi resim.
kırlangıçları seviyorsan sinekleri sev
işte bütün kural bu.
ağaçların ve balıkların sırrını dinle
aklından bir ıstırap tut
bütün bırakışların rabbine bağışla.
kayışı kopmuş bu vebalı çağda
ameleler ölsün diye cilalı çizmelerinde lordların
yere yakın yapıyorlar barakaları
gökdelenlerin aksi içimizdeki tanrıyı kamçılıyor
yine de anlıyorum bir zaman sonra
kaybetmediğini bütün annelerin
ellerini
yüzlerini.

avuçlarımda dolaşan tanrı katillerin ellerinde ölür
inanıyorum beyler her sabah buna üzülür şehrin çatıları
yeryüzünün bütün suları çatlar
kuşlar hüznümüzü taşır diyardan diyara.
birkaç kıştır dünyanın bütün kederleri karşıki parkta
beni her akşam her sabah
beni göğün kucakladığı bir balkonda
beni kainata açılan bir pencerede
eşyaya secde edilen ülkelerden uzağa götürdüler
bu gitmek kimin arayışı güzel hanımlar?
haritalar sözünü yitirmiş bir koku
resmini çiziyorum kelimelerin
insan soyunun bütün ötekilerine ithaf
kayıp ikindilerinde ömrümüzün.

ağlamak yenilgidir diyor bir baykuş
her akşam gözlerimi siliyor
her sabah yeni bir resme başlar gibi kalkıyorum güne
halklar ve halkalar arasında bir yerlerdeyim
ve artık anlıyorum
neden yıkar tanrı ellerini narı yarattığında.







40cak2017
Akatalpa, Mart 2017, Sayı 207

12 Mart 2017 Pazar

lili ya da sonra



iki adam duvara karşı pandomim
birinin ağzı küfür
-kabul edelim güzel küfredilir sessizce
diğerinin elinde banka afişi
afişte bacası tüten ev
-baca mutluluk diyorlar
evde çocuk, çocukta oyuncak
iki adam duvara karşı -duvarın haberi yok
bazı evlerde namaza durulmuş
kuşlar henüz kanatlanmamış
çatılar fena kalabalık.

iki adam duvara karşı soluksuz koşu
soluksuz uyum
sonra ikisinden birinin lilisi inciniyor
adım atarken sürünüşü ayağın
kuşların süzülüşüne benzeyen.
biçimi yeniden yontulmuş muazzam boşluk
iki adam ve iki adam
yani iki adam arasındaki bu korkunç hoşluk.
iki adam duvara karşı tedirgin
tanrı'nın bir gülümsemeden ibaret olduğunu bilen
ikisinden birinin lilisi'nin tedirginliği
beni kanepenin ucuna iliştiriyor
bütün kanepelerin uçlarını boğazıma
bütün akdeniz çiçeklerini ipe
ve pencere aralığına anne seslerini.
sonra ikisinden birinin lilisi'nin elleri
nasıl uzanırsa duvara -kendi intiharına güzelleme
ikisinden birinin lilisi'nin o bakışı
ah nasıl böyle hançer
ikisinden birinin lilisi'nin yurtsuzluğu muntazam uyumsuzluktur
elbet bir yer bulunur gölgeler için bütün diplerde.

iki adam duvara karşı ne çok kısa ne çok uzun
bu denge bir askerlik dönüşü mahzunluğu
ikisinden birinin lilisi'nin yoldan çıkışı
bulutlar yeryüzüne her indiğinde
ansızın aklımıza bir ceylan düşürür
ansızın aklımızdaki o atı öldürür
-sonra diye bir şey var lili- diyememek ikisinden birinin lilisi'ne
sonra diye bir şey var lili
bütün cenazeler bir parça aşüftedir sonra düşünülünce.



27kasım2016

nordik 2017, sayı 10



14 Ocak 2017 Cumartesi

üzgünlük risalesi


tutanaklara geçen hayvan eşkâliyizdir
organların yağmurca düşüp
otların bitmediği topraklarda.
kurşuna dizdiğimiz kendi künyemiz
sıkı sıkıya tutamayıp düşürdüğümüz.

akbabaları doyurmaktan gelen bir adem
kuyuların çukurlara evrildiği bir zamanın hakikatidir elbet
ve ölmeyi hatırlatan bir at ölmeyi hatırlatacaktır
imkanı mümkün kırılmalar
üfleyip soğuttuğumuz gecenin ateşi
henüz dokuzuncu köyden çıkmıştır.

sırtını apoletlere dayamış
çölün kadrini bilmeyen bir kalabalıktır dünya
ve şeriat annelerimizin sızılı parmağı.
bütün fotoğraflardan kendimizi çıkarıp alsak
bir nebze mutluluk.
izini çıkarıp attığımız bütün anılar
taze ekmek kokusu kadar özlenen bir yabancılık
kapılara bırakıp kaçma isteği uyandırır içimizde.

bütün çıkışlar tutulmuş sesler susturulmuştur
soğuk banka vezneleri açlığında sokak
bağıra çağıra türküye şarkıya.
terkedilmiş mutfak üzgünlüğü ellerimizde
kalakalmışlığın sarsıntısıdır kaybolmayan özlem
uçan bütün şeylere.




s.k.e
ikibinonaltı’da5ekim

Akatalpa, Kasım 2016, Sayı:203


marilyn’i niye öldürdüm?



benim o, benim; bir fotoğrafın cinayet zanlısı
az önceydi
bıçak mıydı makas mı bilmiyorum
caddeler bomboş ve gürültülü
adım sesleri şaha kalmış
sanki sol elimden sağ elime geçirmişim 
gözleri faltaşı gibi açılmaz mı insanın
açılmadı
yine öyle baygın dikti gözlerini marilyn alnımın ortasına
bir zabıta mıydı kimdi bilmiyorum
üniformalı biri koştu 
söktü bakışlarını alnımdan, etimi kaldırırcasına bir hınçla
sonra koşan atları vurdu
yüzen, uçan, duran atları
dişsiz kaldı içimdeki fil
az önceydi
patlayan havai fişekler gibi gökten aktı kuşlar.

köşeyi dönünce düzlük, dedi bir ses
köşeyi dönünce renkler değişir
bir elimde marilyn diğerinde kımıldayan bir makas
pervasız makas
sabırsız makas
zihnimde dönen insanlar, köşeler, koltuklar
alnıma gölge düşüren kapital yüzler
az önceydi
benim bir köşem yok dedim içimden
bunu kaç kere söyledim bilmiyorum
vaktin içime içime büyüdüğü bir yerdi
benim bir köşem yok...

her şey birdenbire oldu
makas elimden mi kaçtı yoksa ben mi yeltendim bilmiyorum
nefes nefese yüzünü parçalarken marilyn’in
içimdeki bütün sular çekildi
şahitlik etmek istemeyince kururmuş su
sandım ki orada bir çöle döndü kalbim
"marilyn!" dedim hırıltılı bir sesle
"marilyn!"
kestim ağzını, burundili bir kadına gönderdim
rujlu ağzını
gülen ağzını.
gözleri iki kıta iki din
ayırmadım.
ikisini beraber verdim kargoya
tahta tokmak tutan bir cüppeliye gitsin.

göğüsleri ne güzel marilyn’in 
meme arayan bebeklerin ağzı ne güzel
bacakları ne güzel marilyn’in
gidilecek yollar ne güzel.
yetişsin diye herkesin güzel olduğu yerlere
lime lime eden makas
metal bir kelebek misin nesin
şimdi marilyn sana ne söylesin
burundili çocuklara hediye marilyn’in tatlı dili
belki ninniler söylemiştir diye
evren saklamış sesini.
ah marilyn’in nefesi marilyn’in nefesi
burundi’de bir kadınla ısıtıyor herkesi.




s.k.e
ikibinonaltı’damayıs
Nordik, sayı:9, 2016

8 Kasım 2016 Salı

şiddetle öpüşüp ölebiliriz



bismil'de son nefeste bir besmeleyim
cizre'de taşlaşmış yüz
büyük ihtimal taşlanmışımdır
sana kaç porsiyon beytüşşebap ısmarlayayım?
ankara'da kanlı bir durakta düşündüm bunları
burada düşünmek bir mucizeye gülümsemektir
şiddetle gülümseyebiliriz

ağzını arala kuşlar uçsun
ağzını arala ağlayabilirim
ağzın her aralandığında buralar bahar
kapatışın üçüncü sayfaya manşet
güzel bir şeyler söylenebilir belki
sonranın bir başka adı varsa o da belkidir
bir tramvay çizmek resim defterine
hâlâ gidilebilinir yerler fısıldar
ve oralar daima içimizdedir

düşün ki ilk tomurcuk katledildi
düşün ki ilk cemre ilk dokunuş
-suya, toprağa, havaya
düşün ki havalandı bir fil
kuleler ve kaleler havalandı
kaygılarının önünde eğil

memleketin bütün bulvarlarında kayıp ellerim
bütün kucaklayışlar boşuna sarılışlar eksik
 geberesiye dönmüyoruz
dönen şeylere düşman genişleyişler
ve dalı gövdesinden ayrık bir yerdeyiz

bir şeyleri başka şeylerle buluşturmak
bir şeyleri başka şeylerle kavuşturmak
öpüşmeye benzeyen şeyler
dolmuş boşalmış şehirler ve şarjörler
güney sahilleri ve doğulu köyler
yakına ihtiyacımız var
yakına ama yakılmamaya
ve aldırış edilmeye mutlaka

ağzını arala kuşlar uçsun
ağzını arala ağlayabilirim
ben ağzını diyorum babam ağzıma bakıyor
diyelim ki hepimizin babası ağzımıza bakıyor
diyelim ki hepimiz bu ülke
 izmir'den kuşlar havalanıyor diyelim
çanakkale'den şemdinli'den
diyelim ki kuşlarımız öpmüş göğü
gök de yüzümüzü
gök de saçlarımızı
mesela yanlışlıkla ağzımız değmiş birbirine diyelim
şiddetle öpüşmüşüz mesela
artık ölebiliriz.

s.k.e
ikibinonbeş’te2ekim



Mühür, sayı:66, Eylül Ekim 2016



9 Ekim 2016 Pazar

içimdekiler



merhametin parmak uçları soğuk
katılaşmış kelimeler ve bir kağıt gibi kıvrılmış günah
ihtişamlı tuzaklar
sen duvarları biliyorsun -yüksek
bağışlamıyorum suya eğilmeyeni
bağışlamıyorum sırtım gök
çatalından tanıyoruz perişanlığı
ne çok acıyor kökü ağacın
bağışlamıyorum dilleri kan ve irin.

din yara etrafımızda
tacirler satmayı bırakıp yağmaya daldılar
putlarına aşık bir yaşam.
bir cenin cinayeti ağzım
susmaya teyellenmiş
ne çok yanlış adamlar sevildi
ne çok konfor merakı
sakın kalbinin olduğunu kimseye söyleme.

diyeceklerim bundan ibaret değil
bundan ibaret değil gündelik ağrılar
çıkar ilişkileri, plastik sevgiler, obezit aşklar.

yüzümü alıp da gitsem…

annem kılcal damarlarıma göğsünü bastırmış
ipince sıkışmışız
ipince içli bir şarkıymış da, sarıveriyormuş çepeçevre
bir ilkokul azarı gibi içimiz
varı böyle anlıyorsun yoğu böyle.

umutlarımız derdest
sonra esmer şehirler…
sonra saçlarımı sevmediklerini söylediler
ben herkesin saçını da saçsızlığını da sevdim
siyasi demeçler ve korku hutbelerden yükseldi
üzgünlüğün dilinde şerh
suya serdim seccademi
sesimi geceye
korku belki de tek insandı
sonrası ıpıssız.

sakın kalbinin olduğunu kimseye söyleme…





s.k.e
ikibinonaltı'da5ağustos

Akatalpa, Eylül 2016, Sayı:201





sürreal



gözlerim kapalı mı açık mı bilmiyorum
bilmemek iyi bir şeydir
muhtemelen bir kediydi -ellerini gördüm
kedinin ellerini gömdüm arka bahçeme
bahçem çöl.
kedinin ellerinde okşanan masallar
kum tanesine hapsolmuş saraylar vardı
büyük ihtimal özlüyordum.

her gece kafamın içinden gürültüyle geçen bir tren
trenin kompartımanı
kompartımanda pencere
pencerede kayan incecik şeyler
her gece hep unutmaya kapanan
elleri namlusunu alnıma dayamış
radyoda yurttan sesler
-öyle durma önümde- dedi
gözlerim kapalı mı açık mı bilmiyorum
bilmemek iyi bir şeydir
-saçlarını öyle verme rüzgara-
-öyle bakma-
sesi büyük keder
hızla çevrilen çarkıydı zamanın
ihtimalsiz öpülmüş dişlileri.
bütün tanrılar istiyordu kedinin sevişmesini
kocaman bir yalnızlıkla.

gözlerim kapalı mı açık mı bilmiyorum
kapı aralık mı bahar mı
bilmemek iyi bir şeydir
muhtemelen yapmaman gereken şeylerden muaf tutar
muaf tutulmak bu şiire biraz abartı katsın istiyorum
abartı memur
ne istiyorum bilmiyorum
yanımda bilmemek
yürürken söylerken susarken bilmemek.
bir kedinin kılıcıyla ölmeye benzeyen
filmler izledim -büyük gerçeklik
portakal çiçeği kokan gülümseyişler dizdim ipe
bu mısradan upuzun tüneller yaptım
köprüler kurdum
köprüler yıktım
bir devlet olsam kafa tutardım amerika'ya
ben tutup uykuya göz kırptım
her şey isteyerek oldu
herkes isteyerek öldü
eşik ve ilk adım -rüya

muhtemelen bir kediydi -ellerinde paris
pariste eyfel kulesi
kuleyi sulayıp yeşerten tanrı
ama benim hiçbir şeyim yok
hiçbir şeyim yok
hiçbir şeyim
çıplak bir rüyadan başka
kedinin ellerinde yuvarlanan.



s.k.e
ikibinonbeş'te28kasım2015


Çevrimdışı İstanbul, Temmuz-Ağustos 2016, 3.Sayı




28 Ağustos 2016 Pazar

dolor



göğü gökdelenlerle kırbaçlayanların
akıl almaz yasaları ve yakışıklı yasları öpüyordu alnımızı
su içmek toprağı ekip biçmek paraydı
kitaplar paraydı
gitmek paraydı
yakışık almıyordu kalmak ve bakmak
biri şu perspektifi söksün istiyordum gözlerimden
unutmaya etek toplayayım
üstelik adım belkıs da değildi
sahi adım neydi
biri adımı söylesin

zaman gürültülü
parmak uçlarında yürüyor filler
kaç kişiydik
inanmış kaç asır
afili bir üzgünlüktü dünya
yavaşladıkça yavaşladım
kışınızda ağzım filbahar
ya sizin ağzınız?
ağzınızda yaranız var mı?
patlar mı her haziran?

bazen kalelerim düşüyordu
annem bir kuyu sanıyordum süreklileşen
bir derde vurgun ki merhem bilmez.
kibrine kibrit çakmak istediğim koltuklar
ve onların ışıltılı vitrinleri
bir miting alanına atıyordu kalbimi
oturup kendi sesime ağlıyordum
içinde kaybolduğum bir şarkının nakaratı
lütfen bir sokak kedisinin gölgesinden geçsin.




s.k.e
ikibionaltı'da29haziran
 Eliz Edebiyat, Sayı:91, Temmuz 2016

4 Ağustos 2016 Perşembe

sessizlikler


yüzümden düşen kuşlar değil,  
ışıkların gölgesinde kuruyan şeylerin hüznü. 
bir
 kedi miyavlamasıyla beraber değiyor sesim yağmura 
düşenleri arıyorum içinde caddelerin
 
defalarca önünden geçilmiş vitrin camlarında.
 
okul
 önleri, parklar, plakçılar 
yol yordam bilmeyen bir kalbin
 
yol yordam bilmeyen hüznü.
 

kadın boya kutularına sarılsın sımsıkı 
adam yazlık sinemalar gibi dursun şurada
 
yüzümden düşen kuşlar değil, 
 
ağırlığı
 bir trenin. 
gök
 burada kimse gitmesin 
ilan edilmez oluyor varlık
 
günün soluşu dertlenmeyecek gibi değil
 
ve derdimiz, 
 
mümkün kılıyor kalbe dokunmayı
 
bir âmâ sakinliğiyle kalbe dokunmayı
 
demirin ağırlığınca kalbe dokunmayı.
 
bir
 heykel hüznüyle durulabilir diyor vazgeçemediklerimiz 
yalnızlıktan geriye kalan bir güzel zaman
 
kıymık gibi batıyor, gidilmesin.
 

kimselere söylenmesin solduğu mum çiçeğinin 
içimiz hızla geçilebilir bir tehlikeye dönüşme korkusu
 
kimselere söylenmesin yavaşlatma arzumuz
 
sesimden düşen kuşlar değil,
 kanatları onların 
kırık,
 belki kırgın ve bir uyanışa işaret 
belki oralıyım tökezleyen bir yazdan kalma
 
safsatalar içimde sancıyor
 
imanı büküyorlar çatlıyor duvarlarım
 
kimin susuşuyum yolu büken kim?
 



s.k.e
ikibinonaltı’da26mayıs



Akatalpa, Temmuz 2016, Sayı:199

17 Haziran 2016 Cuma

kırgınlık bildirgesi


yeri anladığım zaman kaldırdım başımı
cümle cemaatten uzak
ayağımın altında o taşlıklar
kırlar ve unutulmayacak toprak.
kâh dışındayım kâh içinde
kafamın. içi açıp kapanan kapılar
bir yukarı bir aşağı asansörler
sesler ve onların ilmi.
merdiven arıyormuşsunuz diyor devletin memuru
buldum diyemiyorum
hayranlığım uzanmış göğe doğru
ağzım kelimesizlik
dilini bilmediğim börtü böcek ölür.

suyu bir dağ başında bıraktılar
akışı annelerin memelerine
ucundan yaşamak sağdığımız.
balçıktan çıkardılar ev yapan adamları
ve kadınları incecik
saçlarına çiçek takan.
çiçek seven üç insan toplanamadık
kaçıncı üç nisan geçti kimbilir
balçıktan çıkardılar özlemek denilen o korkunç yalnızlığı
uzun caddeler boyu koşup geciken kaybolmayı.
kim anlatır uzayan minareleri
avuçlarında dünyayı kim taşır
asil geceye ışıltıdır hüzün
ağını öremezse kader örümcekler ölür.

dirilik ve dinginlik vur şimdi kırlara
bir çiçeğin korkusuzca açmasına benzeyen
kanat sesi
çok çocuk
çiçekler diyorum boynumuza eş
ağır vebal neşeye kardeş
neşeyi kirli bir oğlanın şehvetine sattılar
kımıldanmayacak üç koltuk
üç köşe başı
üç yasal imzayla.
ilk ezana ramak vardı
ilk ışığına duanın
akıl almaz ve sinsiydi karanlık
sabahı karşılayamaz serçeler de ölür.




s.k.e
ikibinonaltı'da19mart


(Akatalpa, Mayıs 2016 Sayı:197)




19 Mayıs 2016 Perşembe

sancı



karanlığın hışırtısından anlıyorum 
ayağım bir akşama dolanıyor
rabbin seni terketmedi diyor ağzında ayet taşıyan kırlangıçlar
ıstırabın sırrına geçiriyorum ilmeği
sokağı yerle bir eden sessizlik.
ademin kaburgasından dünyanın rahmine uzunca bir yol
bu bomboşluk
bilinmezliğin içinde nasıl da görkemli

hangi yıldız tozunu silkelese kırkıncı kapının önündeyim
şahlanan endişe ve o yeni yetme duygular
dudaklarımda kurumuş bir çöl kederi

ben oradan dövüyorum duvarlarını rahmin
oradan fildişi kulelere aceleci
kimseler bilmiyor
kimseler bilmese ne olur
bağlanıyorum yenik ve güzel
yapayalnız bulvarlar içinde kalmış ayak izleri
bağlanıyorum her akşam 
aramız ışıklı karanlık caddeler 
ışıklı karanlık evler 
ışıklı karanlık bahçeler 
parklar, dönmedolaplar, 
dönmeyen çocukluklar
aramız su geçirmeyen kavgalar
ve binbir riya
ciğerlerime yaşamak doluyor
buna hayat deniyor 
deniyorum olmuyor

bir ayağı eksik sandalye gibi duruyorum
akrebin peşini bırakmış yelkovan
bilmiyorum saati
rabbin sırtını dönerse bilinmez zaman
gölgede kayboldum beni çöle al
göğsümde çırpınan bir yağmur kuşu
göğsümde ağustosböceği hüznü.

gözlerimin korkusuzluğundan anlıyorum
sabaha asılacak pek çok hatıram 
ve elbet dolanacak boynuma rüzgâr.




s.k.e
ikibinonaltı'da27şubat


(Nordik Dergisi, 8.Sayı, 2016)



sevgilim güzel ülkem


sessizliğinde gecenin saklanmış çocuklar var
uçurum kenarında yürüyen
korkmuş ama illâ yürüyen
korkmuş ama vazgeçmemiş
gözleri kandil gibi yanan bir kedi
ve kokusu kedinin
sisin çöktüğü buza kesmiş dalların ötesinden
grinko'nun elleriyle gelen
akla karşı durmuş nasıl da çağırıyor beni
henüz kulağımdan gitmemiş
bir varmış bir yokmuş masallar
şövalyeler kahramanlar
ve hızla çiçek açan dalın
hızla büyüyen melodisi
ilk adım
kararlı ve bilinmez.

göğsünden göğsüme mi açıldı
yoksa taşındı mı bu boşluk
sevmek hep mi böyle ince
yüzümde kendini yadırgayan rüzgâr
ve merkezi dünyanın çok umutsuz
çok gülünç çok küçülmüş
dertler, tasalar ve kahır
ağzımda allah and olsun anlatılır
gecenin içinde yumuşayan demir
yumuşayan kalp yumuşayan gövde
göğsümde yıkılıp yeniden kurulan
çaresiz mahzun güzel ülkem

kendiliğinden geliveren hiç kimsenin renginde
bütün hallerinde yaşamın ve dayanılmaz uyum
anlayınca eksiliriz anlatınca eksik
kökü derinlere inen nem ve soluk
önünde soyunmuşuz gibi sıcak
o an yan yana ve yayılmış bütün zamana
bir haykırış var dilimde hiçbir mektuba sığmayan
hiçbir şiire yazılmamış saydamlık
derinliğinde kaybolduğum koridor
merdiven altı, kapı ardı ve naftalinli çekmece
içinden seviyorum seni bütün karanlıkların
evli ve mavi bir bahçede
grinko'nun elleri hangi denizi orta yerinden bölüyor
yırtılan bir tenekeymiş zaman
anladım nasıl yaralar açılıyor

hırçınlığım benim güzel ülkem
su taşıyor karıncalar senden yana
altını çizdiğim cümleler
ve yüzümdeki her gülümseyişin içinde
ne buldum da atladım duvarlardan
seni nasıl dayanır buldum kemiklerime de
böylesi sevdim.



s.k.e
ikibinonbeş'te30aralık

(İzdiham, Nisan-Mayıs, 2016)

6 Mart 2016 Pazar

arrest



kendime inen merdivenlere yığılmış bulunuyorum
bir tren geçiyor basamakların üstünden
üstümden bir tren -nabzını unutmuş
annemin elleriyle aramda demirden.

uzakların ardında merhametten bir dağ
ayrılmış kopmuş bütün mezheplere yama
bir şarkı çalıyorum -kıyamet ordusu aceleci
kapısını kapıyor tanrı, yeniliyorum
kimse kimseyle göz göze gelmiyor
herkes son sözünde hayatın
ilk verdiği sözde kirlenmiş kaygının ele avuca sığmazlığı
devrildikçe dağılan nar, yırtılan yaralar.

devletin gömleği lekeli
dudağımda uçuklar patlatıyor
yarım kalan her şey kendini asıyor boynuma
devamı hiçbir şey
devamı hiçkimse
devamı hiçbir yer
afişe edilmiş artık tohum
toprak tanımaz, çürümeye düşmedikçe meyve.

altından neyi çekersen çek
bu bir yok olma biçimsizliği
bu bir sitem varlığa
insanın göğsünden yaşama pompalanan
bir kuyu arayışı
hakikate düşmüş bir iz bir gölge.

kafamın içinde cerrahlar -neyin ameliyatı?
ağzımdaki yağmurdan tırnağımdaki kuma
varışın hiçbir anlamının olmadığı hâl
madem tanrı var inanmıyorum cehenneme
çok hisli bir zeytinin itirafı denilsin
istemiştim ki kaçmasın sofranın bereketi
altımdan neyi çekersen çek
benim başka gömleğim yok
yarası göğsümden dünyaya açılan.

kaçılır avazı çıktığınca vaaz verilen yerlerden
geyiği suya indiren istek ve tedirginlik
özenilmiş bir korkuya dönüşür.
henüz kibri yazılmamış bir alın teridir hayat
politik kokular sürünmüş kadınlar
politik korkular giymiş çocuklara gebe.

habersizim, üstelik bilmiyorum gitmenin dilini
solgun bir çölü geçmeye aday
sevdikçe yavaşlayan çöl devesi
içimde iltihap korkusu
çölde kal
çölde kal.


s.k.e
ikibinonaltı'da28ocak



Akatalpa- Mart 2016-Sayı:195





27 Kasım 2015 Cuma

bir otobüs çiziyorum herkes uykuda


gelecek gibi değilim eşyalar uykuda
eşyalar ve ışıksızlık
eksiğim bunu nasıl anlatmalı
kırgın ama nasıl
bir aşağıya bir yukarıya bakıyorum
kökleri ve yaprakları ağacın
uzadıkça incelen inceldikçe kuruyan dalları
gelecek gibi değilim

bir haber bekliyor sağ elim
yaralı elim kırık kanatlı güvercin
kalkmıyor elim -süzgün takatsiz
akşamüstleri yenik çocuklar
ve kederli gölgeleri şimdi her bir şeylerin
ve izleri kaldı sokaklarda
ölüp gittiler gelecek gibi değilim

pencere önleri ve çiçekler saksıda
şaşırmamış gibi kalakaldılar
caddeler ve çocuklar
meydanlar ve çocuklar
hep mi güzeldiler böyle
hep mi uykuda
aynı yolu hep aynı saatte yürüyen
memurlar ve devletin sabahı
memurlar ve öğrenciler
memurlar ve içimdeki ölgün bahçe
gelecek gibi değilim sakın bekleme

beni bekleme uyanacak gibi değiliz
yanacak gibiyiz ve patlayacak
zalim bir hoyratlık bu nasıl yazılacak
akıl ki bu nasıl bir uçurum
kendine düşen ve yine düşman kendine
bir otobüs çiziyorum kelimelerden
ve resmediyorum akıl defterime
caddeler boyu koşuyorum
caddeler boyu ölüm
caddeler boyu çocuklar
boy boy güzel mi güzel çocuklar
ölü çocuklar
gelecek gibi değilim yasaklanıyorum caddeler boyu

ben bazı bayramlar çok insan oluyorum
bursa'da yetim bir zeytin ağacını öpüp
çok çocuk.
arkadan vuruluyorum şiirler düşüyor
arkamdan bağıran bütün faşistler tellallığını yapıyor asrın
arkamı dönüyorum -sorma büyük rezillik
hayra yorulmayan rüya
yolu kesilmiş su
suçüstü yakalanmış bir ekim uykusu
değilim gelecek gibi.




s.k.e
ikibinonbeş'te14ekim

(Eliz Edebiyat-Kasım 2015 - Sayı:83)



4 Kasım 2015 Çarşamba

ip



kırılabilir şeyler seviyorum
bu karanlık bendendir
yanılmak, yenilmek, yalpalamak benden
ve senden, iyileşmeye kapalı bütün kapılar

suyu ve yolu geri çevirebilme imkanı
ah benim kırılabilir oyuncağım!
ah benim eşsiz putsuzluğum,
araya bir şarkı sıkıştır kalbim
bu beni çok üzüyor -çıkamasın
bu şarkı kemiklerimi ayırıyor
ritmi sırtımda kabuk pul pul dökülen
bu şarkıdan ne istiyorum?
bizim de elbet ellerimiz güzeldir
hem güzel de kırılabilir
versek bir hoyratlığa
ah verebilsek seni kalbim

diyor musun hiç yıldım diye
yıldım yıldım dedikçe kayboluveriyor mu
orada kaybolmak başka
orası başka bir ora
senin oralarına benzemeyen
senden oluşmuş oralarca rüya

asılı kalan bir şeyler bırak
atlar mesela
okşanmış suçlar
gözlerimin kanadına bin
mesela asırlar
şarabım eksik sigaram yarım
varışını asla bilemediğimiz
sanki az sonra sevişecekmişim gibi bir heyecan
asılı kalabilir ipin ucunda

kırılabilir şeyler diyorum
biblolar, bardaklar ve inat
ah kalbin
unutuş ve hatırlayışlar arasında kısacık bir an
kabıma yürüyorumdur su dökmeli annem
kapıya yürüyorumdur ayaklarım kirli
ellerimde envai koku
ve çok hisli aşırı demokrasiden
çok asi çok uslanmaz
aşırı öldürülen şeyler biriktiriyorum

bu şarkı
bir ölüyü diriltecek kadar
kafamın içinde gürültülü bir şiir
kendi içinde biçimli usta bir yontucu
daha çok sevmek için bir balyoz tut
bin balyoz vur

şimdi o yılgınlıkların tanrısıdır
yıkıntılara tutkun
ve bir ip her zaman kırılabilir
asıldığın zaman çok fazla.


s.k.e
ikibinonbeş'te30eylül



(Akatalpa-Sayı:191- Kasım 2015)




5 Haziran 2015 Cuma

aromanın şiire ettiği




gövden sonsuz bir genişlemedir baktığım yerde
işte bu çoğalmak 
bir iki üç yedi sekiz
sayıların ve sıraların kopuşu 
sonra öpüşüm sonsuz kere
sonra kaç kere bir hayvan hırıltısıyızdır 
sonrası adrenalin turları 
kanatlı çocukları doğunun
ağız dolusu küfürler, gözaltları. 

adını söylerken ağzımın aroma kokması beni delirten
delirmek insanı sağaltır muaf yapar kahpeliklerden filan
çoğaltır insanı 
azımsıyorum delirsen ya biraz
ayrılmış iki kıtayken ağzımız ve aroma
uzayıp gidiyor aramızda. 

bir sigara daha yakıyorum vaktinden önce güzel
bir sigara yakıyorum hakikat adlı o atı parlatan 
bir sigara saksıda çatırdıyor sardunya
telaşın saçları kıvırcık oğlan çocuğu
bir sigarayla oracıkta tutuşuyor akşam.
önümüz haziran, bir titreyiş kıl bana
amin denmeyecek buna, olsun kıl
amin denmeyecek bu eşgali şiir 
çok ritmik bir harekettir ağzımdan sokağa
polis dur polis geç çok geç. 

adını söylerken deliriyorum neden aroma
adın ve ellerin, adın ve şehvet
şehvet ve devlet haddinden fazla
biraz fark katıp biraz da düzenli ordu
belirli günlerde havalandırılan cesetler olmuş oluyor
sonra bir şey olacak olmuyor
bayramlaşamayan bayramlar ve yaşam odaları
koltuklar, kavgalar ve kaygılar
süleyman'a sorup şişeyi suya bırakıyorum:
-madem allah vardı da neden öldürüldü mustafa?-
nasılsa okunmayacak kem küm
nasılsa herkes haddinden fazla müslüman 
putların tozunu al allah'ı hatırlat
tarihin yıkıntıları arasında. 

herhangi bir şeyde yüzün
işte bu çoğalmak 
dört beş altı dokuz
sayıların ve sıraların coşkusu
adın, ağzım ve aroma
mısraları aşk şiiri yapacak kadar 
kızarıyor haddinden fazla. 


s.k.e
ikibinonbeş'te4mayıs


(Akatalpa, Haziran 2015, Sayı:186)