8 Kasım 2016 Salı

şiddetle öpüşüp ölebiliriz



bismil'de son nefeste bir besmeleyim
cizre'de taşlaşmış yüz
büyük ihtimal taşlanmışımdır
sana kaç porsiyon beytüşşebap ısmarlayayım?
ankara'da kanlı bir durakta düşündüm bunları
burada düşünmek bir mucizeye gülümsemektir
şiddetle gülümseyebiliriz

ağzını arala kuşlar uçsun
ağzını arala ağlayabilirim
ağzın her aralandığında buralar bahar
kapatışın üçüncü sayfaya manşet
güzel bir şeyler söylenebilir belki
sonranın bir başka adı varsa o da belkidir
bir tramvay çizmek resim defterine
hâlâ gidilebilinir yerler fısıldar
ve oralar daima içimizdedir

düşün ki ilk tomurcuk katledildi
düşün ki ilk cemre ilk dokunuş
-suya, toprağa, havaya
düşün ki havalandı bir fil
kuleler ve kaleler havalandı
kaygılarının önünde eğil

memleketin bütün bulvarlarında kayıp ellerim
bütün kucaklayışlar boşuna sarılışlar eksik
 geberesiye dönmüyoruz
dönen şeylere düşman genişleyişler
ve dalı gövdesinden ayrık bir yerdeyiz

bir şeyleri başka şeylerle buluşturmak
bir şeyleri başka şeylerle kavuşturmak
öpüşmeye benzeyen şeyler
dolmuş boşalmış şehirler ve şarjörler
güney sahilleri ve doğulu köyler
yakına ihtiyacımız var
yakına ama yakılmamaya
ve aldırış edilmeye mutlaka

ağzını arala kuşlar uçsun
ağzını arala ağlayabilirim
ben ağzını diyorum babam ağzıma bakıyor
diyelim ki hepimizin babası ağzımıza bakıyor
diyelim ki hepimiz bu ülke
 izmir'den kuşlar havalanıyor diyelim
çanakkale'den şemdinli'den
diyelim ki kuşlarımız öpmüş göğü
gök de yüzümüzü
gök de saçlarımızı
mesela yanlışlıkla ağzımız değmiş birbirine diyelim
şiddetle öpüşmüşüz mesela
artık ölebiliriz.

s.k.e
ikibinonbeş’te2ekim



Mühür, sayı:66, Eylül Ekim 2016



9 Ekim 2016 Pazar

içimdekiler



merhametin parmak uçları soğuk
katılaşmış kelimeler ve bir kağıt gibi kıvrılmış günah
ihtişamlı tuzaklar
sen duvarları biliyorsun -yüksek
bağışlamıyorum suya eğilmeyeni
bağışlamıyorum sırtım gök
çatalından tanıyoruz perişanlığı
ne çok acıyor kökü ağacın
bağışlamıyorum dilleri kan ve irin.

din yara etrafımızda
tacirler satmayı bırakıp yağmaya daldılar
putlarına aşık bir yaşam.
bir cenin cinayeti ağzım
susmaya teyellenmiş
ne çok yanlış adamlar sevildi
ne çok konfor merakı
sakın kalbinin olduğunu kimseye söyleme.

diyeceklerim bundan ibaret değil
bundan ibaret değil gündelik ağrılar
çıkar ilişkileri, plastik sevgiler, obezit aşklar.

yüzümü alıp da gitsem…

annem kılcal damarlarıma göğsünü bastırmış
ipince sıkışmışız
ipince içli bir şarkıymış da, sarıveriyormuş çepeçevre
bir ilkokul azarı gibi içimiz
varı böyle anlıyorsun yoğu böyle.

umutlarımız derdest
sonra esmer şehirler…
sonra saçlarımı sevmediklerini söylediler
ben herkesin saçını da saçsızlığını da sevdim
siyasi demeçler ve korku hutbelerden yükseldi
üzgünlüğün dilinde şerh
suya serdim seccademi
sesimi geceye
korku belki de tek insandı
sonrası ıpıssız.

sakın kalbinin olduğunu kimseye söyleme…





s.k.e
ikibinonaltı'da5ağustos

Akatalpa, Eylül 2016, Sayı:201





sürreal



gözlerim kapalı mı açık mı bilmiyorum
bilmemek iyi bir şeydir
muhtemelen bir kediydi -ellerini gördüm
kedinin ellerini gömdüm arka bahçeme
bahçem çöl.
kedinin ellerinde okşanan masallar
kum tanesine hapsolmuş saraylar vardı
büyük ihtimal özlüyordum.

her gece kafamın içinden gürültüyle geçen bir tren
trenin kompartımanı
kompartımanda pencere
pencerede kayan incecik şeyler
her gece hep unutmaya kapanan
elleri namlusunu alnıma dayamış
radyoda yurttan sesler
-öyle durma önümde- dedi
gözlerim kapalı mı açık mı bilmiyorum
bilmemek iyi bir şeydir
-saçlarını öyle verme rüzgara-
-öyle bakma-
sesi büyük keder
hızla çevrilen çarkıydı zamanın
ihtimalsiz öpülmüş dişlileri.
bütün tanrılar istiyordu kedinin sevişmesini
kocaman bir yalnızlıkla.

gözlerim kapalı mı açık mı bilmiyorum
kapı aralık mı bahar mı
bilmemek iyi bir şeydir
muhtemelen yapmaman gereken şeylerden muaf tutar
muaf tutulmak bu şiire biraz abartı katsın istiyorum
abartı memur
ne istiyorum bilmiyorum
yanımda bilmemek
yürürken söylerken susarken bilmemek.
bir kedinin kılıcıyla ölmeye benzeyen
filmler izledim -büyük gerçeklik
portakal çiçeği kokan gülümseyişler dizdim ipe
bu mısradan upuzun tüneller yaptım
köprüler kurdum
köprüler yıktım
bir devlet olsam kafa tutardım amerika'ya
ben tutup uykuya göz kırptım
her şey isteyerek oldu
herkes isteyerek öldü
eşik ve ilk adım -rüya

muhtemelen bir kediydi -ellerinde paris
pariste eyfel kulesi
kuleyi sulayıp yeşerten tanrı
ama benim hiçbir şeyim yok
hiçbir şeyim yok
hiçbir şeyim
çıplak bir rüyadan başka
kedinin ellerinde yuvarlanan.



s.k.e
ikibinonbeş'te28kasım2015


Çevrimdışı İstanbul, Temmuz-Ağustos 2016, 3.Sayı




28 Ağustos 2016 Pazar

dolor



göğü gökdelenlerle kırbaçlayanların
akıl almaz yasaları ve yakışıklı yasları öpüyordu alnımızı
su içmek toprağı ekip biçmek paraydı
kitaplar paraydı
gitmek paraydı
yakışık almıyordu kalmak ve bakmak
biri şu perspektifi söksün istiyordum gözlerimden
unutmaya etek toplayayım
üstelik adım belkıs da değildi
sahi adım neydi
biri adımı söylesin

zaman gürültülü
parmak uçlarında yürüyor filler
kaç kişiydik
inanmış kaç asır
afili bir üzgünlüktü dünya
yavaşladıkça yavaşladım
kışınızda ağzım filbahar
ya sizin ağzınız?
ağzınızda yaranız var mı?
patlar mı her haziran?

bazen kalelerim düşüyordu
annem bir kuyu sanıyordum süreklileşen
bir derde vurgun ki merhem bilmez.
kibrine kibrit çakmak istediğim koltuklar
ve onların ışıltılı vitrinleri
bir miting alanına atıyordu kalbimi
oturup kendi sesime ağlıyordum
içinde kaybolduğum bir şarkının nakaratı
lütfen bir sokak kedisinin gölgesinden geçsin.




s.k.e
ikibionaltı'da29haziran
 Eliz Edebiyat, Sayı:91, Temmuz 2016

4 Ağustos 2016 Perşembe

sessizlikler


yüzümden düşen kuşlar değil,  
ışıkların gölgesinde kuruyan şeylerin hüznü. 
bir
 kedi miyavlamasıyla beraber değiyor sesim yağmura 
düşenleri arıyorum içinde caddelerin
 
defalarca önünden geçilmiş vitrin camlarında.
 
okul
 önleri, parklar, plakçılar 
yol yordam bilmeyen bir kalbin
 
yol yordam bilmeyen hüznü.
 

kadın boya kutularına sarılsın sımsıkı 
adam yazlık sinemalar gibi dursun şurada
 
yüzümden düşen kuşlar değil, 
 
ağırlığı
 bir trenin. 
gök
 burada kimse gitmesin 
ilan edilmez oluyor varlık
 
günün soluşu dertlenmeyecek gibi değil
 
ve derdimiz, 
 
mümkün kılıyor kalbe dokunmayı
 
bir âmâ sakinliğiyle kalbe dokunmayı
 
demirin ağırlığınca kalbe dokunmayı.
 
bir
 heykel hüznüyle durulabilir diyor vazgeçemediklerimiz 
yalnızlıktan geriye kalan bir güzel zaman
 
kıymık gibi batıyor, gidilmesin.
 

kimselere söylenmesin solduğu mum çiçeğinin 
içimiz hızla geçilebilir bir tehlikeye dönüşme korkusu
 
kimselere söylenmesin yavaşlatma arzumuz
 
sesimden düşen kuşlar değil,
 kanatları onların 
kırık,
 belki kırgın ve bir uyanışa işaret 
belki oralıyım tökezleyen bir yazdan kalma
 
safsatalar içimde sancıyor
 
imanı büküyorlar çatlıyor duvarlarım
 
kimin susuşuyum yolu büken kim?
 



s.k.e
ikibinonaltı’da26mayıs



Akatalpa, Temmuz 2016, Sayı:199

17 Haziran 2016 Cuma

kırgınlık bildirgesi


yeri anladığım zaman kaldırdım başımı
cümle cemaatten uzak
ayağımın altında o taşlıklar
kırlar ve unutulmayacak toprak.
kâh dışındayım kâh içinde
kafamın. içi açıp kapanan kapılar
bir yukarı bir aşağı asansörler
sesler ve onların ilmi.
merdiven arıyormuşsunuz diyor devletin memuru
buldum diyemiyorum
hayranlığım uzanmış göğe doğru
ağzım kelimesizlik
dilini bilmediğim börtü böcek ölür.

suyu bir dağ başında bıraktılar
akışı annelerin memelerine
ucundan yaşamak sağdığımız.
balçıktan çıkardılar ev yapan adamları
ve kadınları incecik
saçlarına çiçek takan.
çiçek seven üç insan toplanamadık
kaçıncı üç nisan geçti kimbilir
balçıktan çıkardılar özlemek denilen o korkunç yalnızlığı
uzun caddeler boyu koşup geciken kaybolmayı.
kim anlatır uzayan minareleri
avuçlarında dünyayı kim taşır
asil geceye ışıltıdır hüzün
ağını öremezse kader örümcekler ölür.

dirilik ve dinginlik vur şimdi kırlara
bir çiçeğin korkusuzca açmasına benzeyen
kanat sesi
çok çocuk
çiçekler diyorum boynumuza eş
ağır vebal neşeye kardeş
neşeyi kirli bir oğlanın şehvetine sattılar
kımıldanmayacak üç koltuk
üç köşe başı
üç yasal imzayla.
ilk ezana ramak vardı
ilk ışığına duanın
akıl almaz ve sinsiydi karanlık
sabahı karşılayamaz serçeler de ölür.




s.k.e
ikibinonaltı'da19mart


(Akatalpa, Mayıs 2016 Sayı:197)




19 Mayıs 2016 Perşembe

sancı



karanlığın hışırtısından anlıyorum 
ayağım bir akşama dolanıyor
rabbin seni terketmedi diyor ağzında ayet taşıyan kırlangıçlar
ıstırabın sırrına geçiriyorum ilmeği
sokağı yerle bir eden sessizlik.
ademin kaburgasından dünyanın rahmine uzunca bir yol
bu bomboşluk
bilinmezliğin içinde nasıl da görkemli

hangi yıldız tozunu silkelese kırkıncı kapının önündeyim
şahlanan endişe ve o yeni yetme duygular
dudaklarımda kurumuş bir çöl kederi

ben oradan dövüyorum duvarlarını rahmin
oradan fildişi kulelere aceleci
kimseler bilmiyor
kimseler bilmese ne olur
bağlanıyorum yenik ve güzel
yapayalnız bulvarlar içinde kalmış ayak izleri
bağlanıyorum her akşam 
aramız ışıklı karanlık caddeler 
ışıklı karanlık evler 
ışıklı karanlık bahçeler 
parklar, dönmedolaplar, 
dönmeyen çocukluklar
aramız su geçirmeyen kavgalar
ve binbir riya
ciğerlerime yaşamak doluyor
buna hayat deniyor 
deniyorum olmuyor

bir ayağı eksik sandalye gibi duruyorum
akrebin peşini bırakmış yelkovan
bilmiyorum saati
rabbin sırtını dönerse bilinmez zaman
gölgede kayboldum beni çöle al
göğsümde çırpınan bir yağmur kuşu
göğsümde ağustosböceği hüznü.

gözlerimin korkusuzluğundan anlıyorum
sabaha asılacak pek çok hatıram 
ve elbet dolanacak boynuma rüzgâr.




s.k.e
ikibinonaltı'da27şubat


(Nordik Dergisi, 8.Sayı, 2016)



sevgilim güzel ülkem


sessizliğinde gecenin saklanmış çocuklar var
uçurum kenarında yürüyen
korkmuş ama illâ yürüyen
korkmuş ama vazgeçmemiş
gözleri kandil gibi yanan bir kedi
ve kokusu kedinin
sisin çöktüğü buza kesmiş dalların ötesinden
grinko'nun elleriyle gelen
akla karşı durmuş nasıl da çağırıyor beni
henüz kulağımdan gitmemiş
bir varmış bir yokmuş masallar
şövalyeler kahramanlar
ve hızla çiçek açan dalın
hızla büyüyen melodisi
ilk adım
kararlı ve bilinmez.

göğsünden göğsüme mi açıldı
yoksa taşındı mı bu boşluk
sevmek hep mi böyle ince
yüzümde kendini yadırgayan rüzgâr
ve merkezi dünyanın çok umutsuz
çok gülünç çok küçülmüş
dertler, tasalar ve kahır
ağzımda allah and olsun anlatılır
gecenin içinde yumuşayan demir
yumuşayan kalp yumuşayan gövde
göğsümde yıkılıp yeniden kurulan
çaresiz mahzun güzel ülkem

kendiliğinden geliveren hiç kimsenin renginde
bütün hallerinde yaşamın ve dayanılmaz uyum
anlayınca eksiliriz anlatınca eksik
kökü derinlere inen nem ve soluk
önünde soyunmuşuz gibi sıcak
o an yan yana ve yayılmış bütün zamana
bir haykırış var dilimde hiçbir mektuba sığmayan
hiçbir şiire yazılmamış saydamlık
derinliğinde kaybolduğum koridor
merdiven altı, kapı ardı ve naftalinli çekmece
içinden seviyorum seni bütün karanlıkların
evli ve mavi bir bahçede
grinko'nun elleri hangi denizi orta yerinden bölüyor
yırtılan bir tenekeymiş zaman
anladım nasıl yaralar açılıyor

hırçınlığım benim güzel ülkem
su taşıyor karıncalar senden yana
altını çizdiğim cümleler
ve yüzümdeki her gülümseyişin içinde
ne buldum da atladım duvarlardan
seni nasıl dayanır buldum kemiklerime de
böylesi sevdim.



s.k.e
ikibinonbeş'te30aralık

(İzdiham, Nisan-Mayıs, 2016)

23 Nisan 2016 Cumartesi

suya ve zamana



beni şair diye yazmamışlar
annem de herkesin annesi değildi
suya ve zamana ağlardık
makamlardan habersiz
hatta bağımsızdık
testinin dökülenine hüzünlü.

bütün hileleri bilen tanrı
bütün hilelerin de sahibi
mesela ağlayacaktım yalandan -hile değil
gidip de dönmeyecektim -hiç değil
boynuma bir kuyuyu asmışlar -bu hiç adil değil

attan düşmedim
büyük ihtimal inanmışlığım bundan
ata ve kafamda dolaşan porsuğa.
ata ve bir porsuğu tanımazlığıma.
artık bir fili anlamayı bıraksınlar

bütün putperestleri gördüm
hiçbir putperesti tanımadım tanrım
onlar müslüman mı? arınamadım
onlar müslüman mı? anlayamadım
onlar müslüman mı? tanrım ağladım

beni yokmuşum diye varsaymışlar
yokluğum onların olsun
ve lanet.
lanet dedim de, ne çok ses çıktı
ne çok gürültülü bakış -kahrolsun

dünyanın kalbini acıtan
dünyanın kalbi acır mı?
şerh düşelim şeyhimiz duysun
ilk taşı atan bulunsun
başını taşa ilk koyanla başına taş koyulan
sanki kırgınmış dağ çiçeklerine
gözle cam arası perde
duasıymış parmak uçlarımızın
nasıl sevişilirse
nasıl sevişilirse
nasıl sevişilirse
camı buğulandırabilir bir göz ve dahi nefes
öyle üzgünüm.



s.k.e
ikibinonaltı'da23nisan

6 Mart 2016 Pazar

arrest



kendime inen merdivenlere yığılmış bulunuyorum
bir tren geçiyor basamakların üstünden
üstümden bir tren -nabzını unutmuş
annemin elleriyle aramda demirden.

uzakların ardında merhametten bir dağ
ayrılmış kopmuş bütün mezheplere yama
bir şarkı çalıyorum -kıyamet ordusu aceleci
kapısını kapıyor tanrı, yeniliyorum
kimse kimseyle göz göze gelmiyor
herkes son sözünde hayatın
ilk verdiği sözde kirlenmiş kaygının ele avuca sığmazlığı
devrildikçe dağılan nar, yırtılan yaralar.

devletin gömleği lekeli
dudağımda uçuklar patlatıyor
yarım kalan her şey kendini asıyor boynuma
devamı hiçbir şey
devamı hiçkimse
devamı hiçbir yer
afişe edilmiş artık tohum
toprak tanımaz, çürümeye düşmedikçe meyve.

altından neyi çekersen çek
bu bir yok olma biçimsizliği
bu bir sitem varlığa
insanın göğsünden yaşama pompalanan
bir kuyu arayışı
hakikate düşmüş bir iz bir gölge.

kafamın içinde cerrahlar -neyin ameliyatı?
ağzımdaki yağmurdan tırnağımdaki kuma
varışın hiçbir anlamının olmadığı hâl
madem tanrı var inanmıyorum cehenneme
çok hisli bir zeytinin itirafı denilsin
istemiştim ki kaçmasın sofranın bereketi
altımdan neyi çekersen çek
benim başka gömleğim yok
yarası göğsümden dünyaya açılan.

kaçılır avazı çıktığınca vaaz verilen yerlerden
geyiği suya indiren istek ve tedirginlik
özenilmiş bir korkuya dönüşür.
henüz kibri yazılmamış bir alın teridir hayat
politik kokular sürünmüş kadınlar
politik korkular giymiş çocuklara gebe.

habersizim, üstelik bilmiyorum gitmenin dilini
solgun bir çölü geçmeye aday
sevdikçe yavaşlayan çöl devesi
içimde iltihap korkusu
çölde kal
çölde kal.


s.k.e
ikibinonaltı'da28ocak



Akatalpa- Mart 2016-Sayı:195